Bir Masaldan Perisine..

alper eratilla rüyalar gece kolsa
Hani bazı enteresan anıları olur ya herkesin hayatında, kırk yılda bir eş-dost toplanıldığında hevesle anlatmaya başlarlar. Kimisi ilk görüşte aşık olmuştur, kimisi ölümden dönmüştür, kimine piyango çıkmıştır. Bazıları da kötüdür, ama hiçbiri bir beklenti üzerine gerçekleşmemiştir. İşte ben bunlarla dolu bir hayat yaşadım ölmeden önce.


Öyle çocukluğuma falan inmeyeceğim. Kısaca özetlemek gerekirse, meraklı ve zeki bir çocuktum. Ailem tarafından yeterli şefkat, sevgi, ilgi ve teşviki hep gördüm. Liseye kadar oldukça popüler ve başarılıydım. Sevimliydim de galiba, küçüklüğümden beri güzel ablaların kucaklarından inmedim ben. Biraz erken yalnız kaldım sadece, daha 8-10 aylıkken yuvaya vermek zorunda kalmışlar iş güç yüzünden. Hayat o zamanlar da zormuş. Ama bu bir çocukluk dramı değil anlayacağınız üzere.
Sonra liseye başladım. O zamanlar kıymetli görülen bir yerdi, şimdilerde sistem nasıl hiç bilmiyorum. İşte o sıralar da işler hafiften karışmaya başladı. Müzikle tanıştım ilk defa mesela. Bir alet yapmışlar moruk, üzerinde teller var vuruyorsun akış yenileniyor!  Sonra bunu öğrendikçe bağlanıyorsun, bir bakmışsın parmakların yara bere içinde ama sağlam elinde bir kalem, yarım yamalak ıslığınla fü fü diye tutturduğun melodiye manalı kelimeler bulup karalamaya çalışıyorsun not tutman için önüne koydukları defterlerin sayfalarına. İşte okuduğun yazıda ki dilin bir anda bozulması gibi iğfal etti bu müzik benim hayatımı. O günden beri her notumun arkasında bir şarkı bir şiir. Her sözümde de yalnızca dallamalara özgü gereksiz manalar ve derinlikler. İlk defa beklentiler içine düşmeye başladım bu yüzden. Bir robot olduğumu farkettim ve bundan rahatsız oldum. Sıçtım kısacası.
Bir başka kafayla gözle bakmaya başladım dünyaya. Koklamaya başladım. O da yavaş yavaş öteledi beni haliyle karanlıklara. Hormonlar, melodiler derken tuttum aşık oldum! İnsan haliyle şaşırıyor tabi, biz böyle duyguların yabancısıyız, kudurmuştan beter oldum. Çölde beş bin yıllık çanak çömlekler arayan sırtı bağrı amele yanığı olmuş işine iflah olmaz bir aşkla bağlı zavallı arkeologların zarar görmesin diye diş fırçalarıyla kumu kazıması gibi usul usul açtım ona açılan tüm kapıları. 
İsmi çok enteresandı. Hani, insan bir sürü şeyi birden hissedebilir ama uygun kelimeyi bulamadığı için bir türlü kendini ifade edemez ya, ben o sıkıntıyı çok fazla yaşamadım işte. Cansın diyordum, olay bitiyordu. Ama zamanla adıyla seslenmez oldum ona. Çünkü çok fazla ipucu veriyordu bedenim böyle dediğimde. Anlamını, cazibesini yitirmesinden korktuğum için yıllarca sakladım onu dağarcığımda. Kendim bir isim taktım onun yerine..
Kader hiç anlamadığım bir konu moruk. Ama Tanrı’dan emin olduğum kadar eminim ondan da. Dost mu düşman mı bir türlü çözemiyorsun sadece. Bazen oyun hamuru gibi şekil aldığını hissediyorsun, bazen de ölü dinazor kabuğu gibi kaskatı kesiliyor. Deli sevdim ben. Bak cinas var burada, hem deli gibi sevdim hem de bir deliyi sevdim yani. Karşımıza çıkan her türlü engelde kaldırıp salladığımız sopalarımızı göz göze geldiğimizde hemen saklayıverirdik. Aileler, olaylar, insanlar, para hatta kıtalar girmeye çalıştı aramıza. Ama öyle daracık bir aramız vardı ki bizim, su sızdırmadık.
Güzelliğine gelince.. Onu sadece görmem bile hayatımın hatasıydı sanırım. Sığır şairler gibi kaşını gözünü dudaklarını falan anlatacak değilim. Onu bir kere gördükten sonra başka şeye güzel demeye cüreti kalmıyor insanın. Yum gözünü yaşa, daha iyi.
O su, bense topraktım. Önce damar damar akmaya başladı, sonra sel oldu dokundu her yerime. Sünger gibi emdim onu, kana kana içtim çatlayana kadar. Coğrafyam yeşermeye başladı haliyle. İçimde cevherler, dışımda minik kuşların cıvıl cıvıl öttüğü ormanlar filizlendi. Minnetimi ifade edebilmek için aldım elime fırçamı gökyüzünü onunla aynı renge boyadım. Onu geceleri de görebilmek için yıldızlarla doldurdum sonra..
Tek başına ‘aşk’tı o. Güzel çirkin her şeye yetecek sonsuz merhametin kaynağıydı. Bebeği gibi severdi dili olmayan bütün hayvanları. Kedi, köpek, zürafa bütün hayvanatı hep kıskandım o yüzden..
Neyse, yıllar aktı gitti üstümüzden. Bir insan evladının taşıyamayacağı yüklerin altından kalkıp, bir anne kedinin tabiatı gereği programlandığı fedakarlıktan fazlasını yaptık. Damlayan su taşı delermiş. Tüm bu güzelliğin içinde, ben zamanla yaşlandım ve öldüm.
Burada rengarenk neşelerin ve metalik acıların eşi benzeri olmayan bir harmanını bulacaksınız. Çünkü biz siyahla beyazdık, heptik ve hiçtik. Bu yüzden birbirimizi bu kadar çektik kendimize. Bu yüzden bu kadar çektik. Ve bittik.. (?)

2 Yorum

  1. Adsız
    Kasım 12, 2014

    Ne demis sair , "yarin ne getirirse getirsin, gozlerim ve kollarimi kocaman acip , onu karsilamak icin orada olacagim.." Ne de guzel gormus bardagin dolu tarafini ! Guzel mi gormus sence ? Hayir ben ne zaman o bardaga baksam, agiz kismindaki o minnak kirik batiyor gozume..Gozume batiyor derken,ciddiyim lan ciddi ciddi canim yaniyor..Yandikca alamiyorum gozlerimi ustelik,kusursuz olsun herseyci degilim de aslinda , bardagin benim olup olmadigi bile umrumda degil..Hem bir dakika ? ben susamadim ki banane ? Simdi farkettim de belli belirsiz birsey var su bardagin arkasinda .. Ulan ya acidan gozum sulandi herseyi bulanik goruyorum ya da su ufacik cam kirigi yansimalariyla bana ufak oyunlar oynuyor..Ohaa,akil oyunlari bu olsa gerek(!) Fiziksel aci yaninda bir de psikolojik baski ha ? O degil dusunuyorum da,diger taraftaki -ki orada birileri varsa sayet – beni gorebiliyor mu acaba ? Hayir,elemanin dedigi gibi "Onlar da bizi gorebilecek mi ?" E goruyorsa yaklassin biraz,yardim etsin..Goremese de duysun feryat figan dusuncelerimi anlasin beni.. Iyi de , ya onun da cani yaniyosa, ya o bensem ve ben oysa ?
    Neyse vazgectim ,
    – Usta , bardagi degistirebilirmiyiz ? Biraz canim yandi da …

  2. Kasım 12, 2014

    Tek bardağım oydu dostum. O da misafirler için. Kendimi bildim bileli şişeden içiyorum ben, boşalana kadar. Bakmadan 🙂

Bu yazı yorumlara kapalı.