Etrafta Araf

Dur dur, şu kahveyi doldurunca başlayacağım. Ahmet abi, çekiyor musun? Bir dakika… Hayvan gibi şiyapıyorsunuz ya! Kimi ağızdan giriyor kimi burundan giriyor! Neyse hazırım. Alın beni.

Tabiat ananın özel günü olduğu için soğuktu hava o gece..Kaldırımlar yatağı olmuş, kestiriyordu adam gecenin iki buçuğunda Güven Park civarında.Bir uzun topuklu sesi karıştı ucuz rüyalarına, uyku sersemi, kemikleşmiş çapaklarının izin verdiği ölçüde yarısına kadar açabildi gözlerini. Soğuk tabiat ananın sıcak kızlarından biri, topuklu ayakkabısının yankıları köpeği olmuş, gezdiriyordu… Üzerine örttüğü toz toprak ile sokak kamuflajına dönüşmüş, bir rahibin on ömürde çıkarttığı günahların toplamı kadar kötü kokan bin yıllık ceketine biraz daha sıkı sarılarak derin bir nefes verip uykusuna döndü adam. Sabahı göremeyecekti.Şu açlık adamı öldürüyordu…
Yürümeye devam etti kız.Ulusa kadar, sokak lambaları partneri olmuş, gölgeleri dans ettiriyordu. Karanlıklardan gelen periyodik poşet hışırtıları tekinsizlik sezdiriyordu. Adımlarını sıklaştırdı.İşte orada, heykelin orada lüks kılıklı bir adam, çekingen tavırlarla voltalıyordu. Kız, mezatı başlattı, ama bebeği evde açtı, pazarlıkta zorlanıyordu. On beş dakika sonra kapandı kapısı ucuz otel odasının. Vücudundaki morlukları gizlemeye çalıştı kız karanlığa, çünkü müşteri farkederse işlemi uzatıyordu.  Korkaklığını çıkarıp vestiyere astı adam.Kızın yüzüne bile bakmadı.Ruhunda ki açlık serbest kalmış, fırtınalar estiriyordu.
Hırsız son bir defa kulak kesilip dinledi apartman boşluğunu. Heyacanı midesinin ayarını bozmuş, safranlar üretiyordu.Hasta annesinin verdiği muskayı öpüp tanrısından özür dileyerek işe koyuldu. Biraz zorlansa da açtı sonunda tahta kapıyı.Parmak uçlarında yatak odasına ilerledi, kimseyi görmedi, sonunda şansı dönmüş olmalıydı. Rahat rahat araştırmaya koyuldu evi.Para edecek birşeyler olmalıydı, şu yokluk adamı bezdiriyordu…Fakat işte, hiçbirşey yoktu. Öfkeli bir tekme savurdu önünde durduğu dolaba.Ve neredeyse aynı anda, bir bebek ağlamaya başladı. Piç kurusu, sanki yeni doğmuşta ciğerleri parçalanıyordu! Telaşla sesin kaynağını buldu, bebeği susturmak için tek eliyle yüzünü kapatıp panik içinde dinlemeye koyuldu. Sessizlik bir çan olmuş, kulaklarını çınlatıyordu. Nihayet korkusu geçtiğinde hatırları avucunun içindeki bebeği.Ölüm bebek olmuş, avuçlarını donduruyordu…

Öğlen güneşi Güven Park’a altın olmuş, takılıyordu.Güvercinler birbirlerine kah yem için, kah kur için kabarıyordu. Havuzun şırıltısını dinlerken delikanlı, “ne güzel…” diye düşündü. Kolları çok sevgilisinin beline dolanıyordu.Güzel kız kuponu için aldığı gazetede kuponunu arıyordu. Derken kaldırımda yatan bir evsize takılıp tökezledi lüks kılıklı bir adam. “Ne tembel herifsin sen! Nasıl da leş kokuyorsun!” Evsizden hiç ses çıkmadı, kalabalığın gürültüsü de uzaklaşan adamın homurtusunu bastırıyordu. Güzel sevgilisinin yüzüne baktı delikanlı. O bir melek olmalıydı, tüm sıkıntılarını yıldırıyordu. İzlendiğini hisseden kız cilveli utangaçlığına biraz hüzün katarak gazetedeki intihar eden kadın haberini gösterdi.”Bebeğini öldürmüş vicdansız katiller,yazık! Sen bizim bebeğimizi koruyacaksın değil mi sevgilim?”Delikanlı kaşlarını çattı, göğsü güvercinler gibi kabarıyordu.”Yaşadığım sürece,” dedi çocuk, “sana ve çocuklarımıza bir aşınmaz kalkan olacağım!”

Yıllar sonra bir gün, kızı düşünüyordu delikanlı. Nasıl olmuş da ayrılmıştı yolları? Şarkılar asfalt olmuş, yüreğine döktürüyordu anıları. Dünyaya bir kez daha sövdü çocuk, ne nankördü kader! Çiçekçilere giden köprünün altında ki deliyi farketti sonra. Eski bir muskayı çocuklar gibi öpüp şuursuzca özürler diliyordu durmadan. Birden imrendiğini hissetti delikanlı. “Deli olmak vardı,” dedi. “ne sıkıntı ne keder, şuur seni terkedince, gün de geçer, gecede geçer”. Evinden çıktığından beri cebinde olan elleriyle oynadığı bozuk paraları attı delinin önüne ve yoluna devam etti ‘delikanlı’. Deli çıkardığı sesi duyunca bir an başını eğip anlamaz bir şekilde paraya baktıktan sonra bir makine gibi muskasını öpmeye aynı tempoda devam etti. Beyni bir hayret çığlığı olmuş, ünlemleri düşünmesini engelliyordu.

Gece, günün cesedini siyah kefene sarmalıyordu. Bebeğinin alnından öptü kız işe gitmeden önce. O’nu ne kadarda andırıyordu…Neden yollarının ayrıldığını düşündü tekrar. Bir kabahatli bulamıyordu. Ucuz topuklularını giyip tahta kapısını kilitledi. “Keşke,” diye geçirdi içinden…Ve içinden sustu.Öyle yada böyle, bu dünya orospuluk kokuyordu..