Haziran

Gecenin bir vakti ufak bir çocuk oturuyor sol göğsüme zaman zaman…Ağırlığı acı verici. Pencereden sarkıp ciğerlerim patlayana kadar adını haykırasım geliyor işte o zamanlar! Sanki hiç uyumamış gibi düşünür halde buluyorum kendimi. Odamın tavanı zımpara yemiş tuval gibi dümdüz. Karanlık Tanrı gibi dört bir yanımda. Ve gözlerim kalem gibi, gözlerinin gözlerime bakar halinin o güzel kahvesini çiziyorum tavanıma…
Sen daha iyi bilirsin. Ben boncuk gözlün, altın saçlın… Şarkıların, yanındayken dahi gözlerine sonbaharlar getirdiği erkeğin. Özledim dediğimde gerçekten ne kastettiğimi sen daha iyi bilirsin.
Nasıl oldu da öldün sen? Önce eşsiz bir kar tanesi gibi zarif  savruluşlarını görmüştüm. Milyarlarcası arasından bulmuştum. Aşık olmuştum… Avuçlarıma aldığımda nihayet, ben mi öldürdüm yoksa seni? Sıcak avuçlarım yerine tabiatının götürdüğü yere ulaştın şimdi, seni diğerlerinden ayırt edebiliyorlar mı orada bebeğim… Dua ettiğimden falan değil, seni bir kez daha eritebilmek için avuçlarım açık Haziran’ın kışının kıyametinde çırılçıplak bekliyorum. Dön gel de seni tekrar öldürebileyim. Üşüyorsun, biliyorum…
Doğduğun gün kar yağdı demişti annem…Haziran’da daha iyi anlıyorum Mayıs’ı. Seni seviyorum ve gözlerinden öpüyorum benim güzel meleğim. İyi uykular sana…