Özlemişim

alper eratilla volvoks bilişim gitar
Hava çoktan kararmış. O beni çok, saat 10’u geçeli 15 dakkika olmuş. Acele etmezsem son metroyu da kaçıracağım…

Bahçelievler’de Milli Kütüphane’nin orada ki Gökkuşağı Çarşısı’ndayım. Sağıma soluma bakmadan sakince geçiyorum ışıklardan karşıya. Keskin fren ve öfkeli korna sesleri dudaklarımın etrafında hafif bir tebessüm oluşmasına sebep oluyor. Duraksamıyorum bile. Uzun zamandır ölüm vefasız bir dost benim için. Bugün de uğrayacak değil nasılsa…

Metro ağzına geldiğimde ilk defa bu duraktan bineceğimi farkediyorum. Son aylarda sık sık hissettiğim o ürperti sarıyor yine bedenimi bir anlığına. Yıllardır ilklerimi hep onunla yaşadığımı hatırlıyorum. İşte, bir acı tebessüm daha. Neyse, çok dikmiş burada ki yürüyen merdivenler, dik ve uzun. Aşağı indiğimde hacminin de diğer duraklara göre oldukça fazla olduğunu görüyorum. Son tren gelecek olmasına rağmen bu kadar tenha olması ağır bir kasvet katmış mekana. Cüzdanıma bakıyorum, bir kağıt yirmilik ve üç tane madeni bir lira. Kartımda da para yok heralde, makinanın sadece kağıt parayla çalıştığı ve para üstü vermediği geliyor aklıma. Başımı kaldırıp vezneye doğru yürüyecekken görevli kadının ‘kapalı’ levhasını asmakta olduğunu görüp koşar adım yaklaşıyorum. Elimdeki üç lirayı uzatıp;
-İyi akşamlar, sanırım kapatıyorsunuz ama bir tam bilet alabilir miyim?- Diyorum.
-Kasa kapandı.Para alıp veremem.- Diyor kadın. Yaklaşan trenin sesini duyuyorum.
-Hiç olmazsa yirmi liramı bozabilir misiniz?-
-Peki.-
-O halde bir onluk iki de beşlik lütfen.-
Beş liralardan biri oldukça yıpranmış, diğeri de gıcır gıcır değil hani… Treni kaçırırsam canımın sıkılacağını düşünerek bir yandan nispeten iyi durumda olan beş lirayı tırnaklarımla ütüleyerek kart doldurma makinesine doğru yollanıyorum. Okuma yazması varsa bile kendisinin bundan haberi olmayan bir geri zekalı elindeki madeni paraları sokacak bir delik arıyor zavallı makinenin üstünde. Trenin kapılarının açılma sesini duyuyorum ve göz kapaklarım seğirmeye başlıyor.
-Durun ben yardımcı olayım.- Deyip bir şey demesini beklemeden ve suratına bile bakmadan hızlıca giriyorum makineyle adam arasına. Kartımı sokup beş liramı ağzına sürüyorum makinenin. Parayı iştahla yutmasına rağmen şansıma bakın ki ilk seferinde bunun bir para, hemde beş lira olduğunu anlıyor gözünü sevdiğim.
-Ama benim sıramdı kardeşim, Ne yaptığını sanıyorsun sen?- Hala yüzüne bile bakmadan sesinin tonundan önce onun, sonra annesinin yaşını tahmin edip, sonra da makul bir olgunlukta olduğunu ümit ederek vücut hatlarını gözümde canlandırıyorum bir anlığına.
-Gel dostum, tren yanaştı. Bozuk para kabul etmiyor bu makineler ben seni geçireceğim.- Diyorum.
Kartı okutup turnikeden geçtikten sonra kartı turnikede bırakıp arkama bakmadan, yarım yamalak teşekkürlerini duyup karşılık vermeden koşarak iniyorum merdivenlerden. Tam o sırada kapı kapanma düdüğü çalıyor. Bugün on saniyeliğine de olsa koşacağımı hiç sanmazdım. Son anda sıyrılıp atıyorum kendimi kapanmakta olan kapıların arkasından ve göt gibi kalıyor bizimkisi. Bir de o andaval bakışı yok mu yüzünde, tüm stresim akıp gidiyor üzerimden. Tren hareket ederken bir elimle kulaklığımı takıp diğeriyle el sallıyorum ona gülümseyerek. O kadar malsın ki bunu hakettin dostum. Yapacak bir şey yok. Hadi hoşça kal.
Bu tren yeni, onunla bir veya iki defa binmiştim yanlış hatırlamıyorsam. Sürekli Karanfil Sokak’ta gitar çalan çocuk bu trende gitar çalıyordu ilk bindiğimizde. Bir defasında o sokakta elinden gitarını alıp Yavuz Çetin’den ‘Sadece senin olmak istedim’ çalmıştım O’na. Özellikle O’nun için halka açık yerlerde bir şeyler çalıp söylediğimde önce utanıp başını öne eğer, çok geçmeden de tatlı tatlı gülümseyerek gözlerimin içine bakıp kimsenin duyamayacağı bir sesle eşlik ederdi bana. Çok özlemişim…
Derken Kızılay’a geliyoruz. Bir koşturmaca daha ve Demirtepe’ye gitmek üzere Ankaray’a atlıyorum yine son anda. Kulaklarıma Emre Nalbantoğlu ‘Derdi Neydi’ diye fısıldıyor. Islığımla eşlik ediyorum ona. Yanımda duran başı örtülü bir kız ona ıslık çaldığımı zannederek onaylamaz bakışlarıyla beni kınadıktan sonra kalabalığı itip kakarak -büyük ihtimalle bir yandan da söylenerek- vagonun ortalarına kaçıyor. Hiç oralı olmuyorum. Nihayet tren duruyor ve Demirtepe’de iniyorum. Apartmanın önünde ki merdivenlere geldiğimde, evin anahtarını içeride kapının üzerinde unuttuğu için son paramızı çilingire vermek zorunda kaldığımız akşam geliyor aklıma, yine her gün olduğu gibi. Çok kızmıştım o gün. Biraz önce hevesle ambalajını açtığı dondurmasının, şu an üzerinde durduğum basamaklara otururken elinde öylece eriyip gitmesi, onun da sessiz sessiz ağlaması geliyor gözümün önüne çilingiri beklerken… Bok vardı sanki öyle üzecek! İçim daralıyor. Tam gözümde biriken yaşları silerken Tolgahan Abi’yi görüyorum.
-İyi akşamlar Alper, nasılsın?
-Sağol abi görüşürüz kolay gelsin.
Apartman kapısını kapatırken göz ucuyla posta kutusuna bakıyorum, alışkanlık işte. Fatura görünce somurtur, başka bir mektup görünce sırıtırdık hep beraber… Asansör altıncı kattan gelirken başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. 
Nihayet ayakkabılarımı rafına koyup ceketimi salonda bir sandalyenin üstüne attıktan sonra armut minderlerden birinin üstüne yığılıp alıyorum elime kırmızım’ı. Ne güzelsin sen. Ne güzel sesler çıkarıyorsun öyle. Parmaklarımla sevişiyor adeta telleri. Sanki O’nun yanaklarına okşuyorum senin perdelerinde gezinirken ellerim… Hadi bir şeyler söyle bana da dinleyeyim öylece. Özlemişim…