TÜTÜN KOKAN ÇİLEK HAYALLERİ

Rahmimden zorla kazınan bebeğimin parçaları duruyor kirli bir kavanozda…

Her seferinde dişimi sıkarak karşı koyabilecek olgunluğa erişeceğim günü hayal etmiştim. Bahtım ucuz bir fahişe gibi her kasisinde inlerken ömür yolunun, ben tacizine maruz kaldığım anlarda bile peşindeydim “ömür boyunun”. Sür Azrail! Sür keyfini bozuk farlı düldülünün, göremesemde henüz, biliyorum üzerime üzerime kırdığını direksiyonunu. Zaten sancıları dinmek bilmiyor kaderimden olan kürtajımın. Al beni götür bari karalara, grilerin kirletmediği.

Üzerime çekilenler kalın, çektiğim perdeler şeffaf olunca, aşkın gözü kör sanıp çırılçıplak kalınca, bir dostla oyun oynar gibi safça kucak açınca, kırıkları kesti ellerimi, aldım oyun boyunca…

Kurusa da rahatsız ediyor yaramın kabukları görenleri. “Dur bakalım!” diyor, yol ortası bekçileri. “Sen ölmeyeceksin belki ama, cüzzam mı bu üstündeki? Yine de geçebilirsin tabi, giy şu kara çarşafı.” Nasıl giyerim arkadaş? Hani bunun kahvesi, kırmızısı… Hani rengarenk güzeldim ben, ve sende bekçi değildin zaten…

Çok zor görünse de kapanan kapıları açmak, tabanı ateşten tavanı buluttan olan, bir kuvvet gelir ki bazen omuzlarına yakamaz seni o ateş, nice umutları kavuran. Kırıp geçersin ardına, ardına bakmadan. Ama gül bahçesi yerine dipsiz bir uçurumdur karşındaki, tomurcuklardan öte sivri dikenlerle dolu olan. Bat diken! Düş Sezar! Yan Roma! Ama tutkuyla yak artık ateş! Hesap kitap yaptırmadan… Düştüm düşler denizine buruş buruş parmaklarım, ıslanmadan.

Ben bir gönül hırsızıyım, maymuncuğunu yitirmiş. Bir hırsızım, çünkü hazinelerim çalınmış. Gönlüme altın gerek, saltanata vurulmuş… Ben hırsızsam onlar nedir? Altın bakırla dövülmüş…

Vitrinlere düşersem ve cezbedersem tutkumla, yarda olurum yaren de esirgemem, ruhumla tüm, büsbütün saflığımla, ama bir de bebeğimle alacaksınız beni. Camı kirlenmiş kapağı mühürlü kavanozumla…