YATAĞIMDAKİ KADIN…

Zaman makinesi gibi bir yatağım var benim. Günün hangi saati olursa olsun, uzanıp başımı koyduğumda yastığıma, bir başka dilimini dişliyorum zamanın. Çarşaflar yeni yıkanmışsa çocukluğuma götürüyor kokusu beni, tadına daha çok varabilmek için emiyorum köşesini…

Plastik beslenme çantama dokunuyorum, Kurtuluş Mahallesi’nden Merkez Atatürk ilkokuluna doğru yürüyorum tekrar henüz afet yememiş Sakarya sokaklarında bacak kadar boyumla. Karamelli patlamış mısırların, plastik tüplerdeki leblebi tozlarının, meybuzların, cino’ların tadı geliyor çarşafımın emdiğim kısmından…

Yetmiş kişilik bir sınıfta, üçerli dörderli oturduğumuz sıralarda gözlerimi kısarak baktığım tahtadaki kelimeleri hecelemeye çalışıyorum. Teneffüs ziliyle beraber anlamsız bir coşkuyla önce koridor ve merdivenlerde bir dizi ezilme tehlikesi atlattıktan sonra o kocaman bahçesinde sağa sola koştururken buluyorum kendimi. Kollarımı iki yana açıp kuşlar gibi çırparak uçmaya çalışıyorum. Kimse aksini iddia etmiyor, bende denemekten yorulmuyorum. Marangozlara gidiyorum yine heyecanla.. Kıl testerem, ıskarpelam, bizim, menteşelerim herşeyim var! Kontrplaktan gemiler, robotlar yel değirmenleri yapıyorum. Küçük vampir okuyup Anton’la Rudiger’in dayısının pelerini altında yıldızların arasında süzülüyorum saatlerce. Power Rangers izlerken kırmızı olan mı yoksa beyaz olan mı karakterime daha yakın tartıyorum kafamda. Akşam olunca Ezgi’nin muhabbet kuşunu sevip Sezen Abla’nın klasik gitarıyla “Bana bir masal anlat baba”‘sını dinliyorum hayranlıkla. O çok sevdiğim masa lambamı yakıp, ampulü yeteri kadar ısındıktan sonra ağzımda ki pembe ‘big babol’u çıkarıp akkor ampüle basarak eriyip akmasını seyrediyorum. Tam odamın penceresine denk gelen apartman boşluğuna kurumuş ekmek parçaları bırakıyorum güvercinler için. Çünkü tepede bir açıklık var ve bazen oradan girip çıkamıyorlar. Sevimli kahramanlar (looney tunes) tasolarımı, en sevdiğim beyaz horozlu olanı ayırdıktan sonra, ceplerime tıkıştırıp sokak köşelerinde diğer çocuklarla beraber çöküp onları ‘ütmeye’ çalışıyorum. Karşı apartmanda ki Utku’yla Tombraider 2 oynayıp, Resmiye Teyzenin köpeği ‘Koli’nin (cinsi de Collie   kafasını okşayıp, Ozanla hikayerler yazıp, Emre’yle Kayahan ve Grup vitamin dinliyorum. Hafta sonları Ezgi ile hazırladığımız ve Sezen Abla’nın kapaklarına çok güzel kara kalem resimler çizdiği ‘Hayatın İçinden’imizi (dergimiz) satıyoruz Çark Caddesi esnafına kapı kapı gezerek. O zamanlar daha Çark Caddesi trafiğe açık, bisikletle gezmek daha heyecanlı yani… Kokulu pembe kağıtlarıma Micky Mouse’lu çıkartmalar yapıştırarak aşk mektupları yazıyorum Mine’ye, Ceyda’ya, Simge’ye, Gamze’ye ve adını hatırlayamadığım diğer bazı kız çocuklarına. Bazılarıyla poğaça yiyip meyve suyu bile içebiliyorum. Çok heyecanlı! Gece ranzamdan inip Zeynep’i izliyorum bazen. Çok küçük ve sevimli. Ne desem inanıyor. Bende masallar uyduruyorum ona her gün. O da gofretlerini biriktirip bana veriyor.Bütün belirli gün ve haftalar da ASM’de (Abası Yanık Kültür Merkezi, artık yok) Atatürk Spor salonunda, Atatürk Bulvarı’nda, çeşitli okul salonlarında ve meydanlar da yarışmalarda birinci olan şiirlerimi kalabalıklara okuyup dönemin vali ve belediye başkanlarından fiyakalı dolma kalemler, saatler ve bir sürü kitap alıyorum. Nuran öğretmenim (sınıf), İhsan öğretmenim (türkçe), Ayhan öğretmenim (fen bilgisi) ve ailem benle gurur duyuyorlar. Bende daha çok seviyorum cinasları, dörtlükler, ölçüleri. Çok eğlenceli. Plastik kutularda fasülyeler yetiştirip, solucanlar besliyorum. Mıknatıslarla önce bobinler sonra motorlar yapıyorum. Kenar mahallelerde terk edilmiş  eski ahşap evler bulup korka korka kapısından bacasından girip sıra dışı şeyler görmeyi bekliyorum. Ayakkabı kutularında boyalı civcivler besleyip küçük sokak kaplumbağaları topluyorum. Apartmanların zillerine bant yapıştırıp, dairelerin paspaslarını değiştirip güvenli bir köşeden tepkileri seyredip ağzımı elimle kapatarak gülüyorum. Sonra da göğsümü kabarta kabarta anlatıyorum arkadaşlarıma serüvenlerimi. Basketbol da oynuyorum. Kolum bacağım kırılıyor sürekli. Ama bu sayede benim yerime başkaları tutuyor notlarımı. Çantamı da ben taşımak zorunda kalmıyorum.

Bazen de lise dönemlerime götürüyor beni yatağım. Çeşme Meydanın’da Hüseyin hocadan gitar çalmayı öğreniyorum ilk defa, annemin klasik gitarıyla. Aynı zaman da çok güzel elektronik gitarlar da satıyor Hüseyin hoca, ama onlar için daha erkenmiş. Diyezler bemoller, anahtarlar, kadans, senkop hepsi çok başka, çok güzel! Okulda da hazırlıktayım daha, ingilizce kolay, zaman bol. Ömer’le masa tenisi, kantin radyosunda Vega, Teoman, Duman, Şebnem Ferah, etüt saatlerinde fısıltılı sohbetler, gece yurt odasında Bilal, Caner, Ömer ve Ömer   İnternet kafelerde diablo, sinemalarda aksiyon, sokaklar da kavga gürültü…Çok hareketli! Alper Reel, Özgür Ay, Murat Raif Arı, Orçun Doğan ve benden oluşan rengarenk serseri tayfamız. Murat’ın bodrumunda ki kayıt dışı toplantılar, Alper’in büfesi, Özgür’ün evi. Allah belanı versin bankı, Şehit Dudayev Parkı’nda ki olaylı canlı müzik gecelerim, bordo bereli Müslüm abi, Sefer Hocayla gitar, Tansel Hocayla davul, Alper’le Samüd(Sakarya Müzisyenler Derneği) konserleri ve’Doğum Sancısı'(grubumuz). Bambaşka, taptaze tecrübeler fışkırıyor her yerden.

Bazen O’nun yanına da götürüyor, bir zamanlar yatağımdaki kadının. Önce bir Mısır’ı görüyorum. Keops’ta , Kefren’de Mikerinos ve Sfenks’te kırk küsür derecelerde vasat ingilizcem eşliğinde yaptığım ziyareti hatırlıyorum. Kahire’nin darmadağın sokaklarında hayatımda en çok merak ettiğim coğrafyaları gezerken yaşadıklarımı farkında olmadan anlatan ve en yakın arkadaşımın tesadüf eseri bu monologunu video olarak kaydettiği kadın. Aptal bir ifadeyle izliyorum onu. On dört yaşında. Ben on beşimdeyim. Güzel kahverengi saçları, kocaman kahverengi gözleri var. Doğru düzgün okuyamıyor bir türlü önünde ki kitabı. O da bunun farkında ama sadece gülüp devam ediyor. Çok değişik gülüyor… Videonun sonlarına doğru artık kelimelerini seçemiyorum bile. Sadece benim için gülsün, hep benim yanımda gülsün istiyorum artık…Adını öğreniyorum arkadaşımdan. Sonra da bu ismin sahibine ulaşmak için bilmediğim yollardan yürümeye, tanımadığım insanlarla tanışmaya içimde giderek yükselen yabancı bir sesi dinleyip takip etmeye başlıyorum. Önce iletişim, sonra okul öncesi sabah çayları,daha sık sakal tıraşı, daha dik yürüyüşler… Kendimi incelemeye başlıyorum ilk defa. Nelere sahibim? Elimde onu etkileyebilecek bir şeyler olmalı! Bir penguen olsam mutlaka kumsaldaki en yuvarlak taşı bulurdum. Kendi taşlarımı dökmeye başlıyorum bende ortaya. Onun hayat alanına sızıyorum yavaş yavaş. Arkadaşlarıyla tanışıyorum, derslerine giriyorum, beğendiği şarkıları dinleyip dinlerken neler hissettiğini çözmeye çalışıyorum. Ürkütmekten o kadar korkuyorum ki, açık açık konuşamadığım şeyleri şarkılarımla anlatmaya çalışıyorum uzun bir dönem üstü kapalı olarak. Daha başarılı, daha zeki, daha yetenekli olmalıyım! Etrafına baktığında beni bembeyaz, geri kalan her şeyi gece karası görsün istiyorum. Sıkıntılarını öğrenip destek olmaya, bir arada olabildiğimiz o kısacık anlara dünyaları sıkıştırmaya çalışıyorum.Ona bir hikaye anlatmak istediğimi söylüyorum, her açılmaya niyetlendiğimde.Bir gün okulda hususi bir konser düzenliyorum, onunla birlikte stüdyolarda provalar yapmaya başlıyoruz bu bahaneyle. Beraber şarkılar söylüyoruz! Çok başka güzel bir duygu! Ve konserden sonra Karanfil Parkı’nda otururken hikayeme giriş yapabiliyorum en sonunda. O sadece bana sarılıyor gitmeden önce. Ve bu hayatımın en güzel anı olarak kazınıyor hatırama. Gecenin karanlığında etrafıma ışıklar saçarak kilometrelerce bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yürüyorum o gün eve.Ve bambaşka bir yöne akmaya başlıyor hayatım o günden sonra…

Değişim Dersanesi, Çark Caddesi, Pandora, Cumbalı, Anadolu Lisesi, Fen Lisesi, Leman, Gandalf, Blue, Çeşme Meydanı, Kapalı Çarşı, Sakarya Üniversitesi Kampüsü, Sapanca Gölü, Poyrazlar, Kıdemli Hemşehriler Sokağı, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, pastaneler, kafeteryalar, karanlık sokaklar, aydınlık sokaklar, İzmit, İstanbul, trenler, otobüsler, yaz kış, sıcak soğuk dört mevsim hepsi bizim artık! Ellerimiz, bakışlarımız, hayallerimiz, acılarımız, neşemiz hepsi birbirine karışıyor zamanla, kocaman sevimli bir yumak oluyoruz. Bir gün, öpüyorum onu. Çok ıslak, sıcacık! İlk defa bir dudağa değiyor dudaklarım. Ve sarhoş oluyorum…Ama ne sarhoşluk…

Sonra birazcık zorlaşmaya başlıyor bazı şeyler. Okul, aileler, yollar, kıtalar giriyor araya zaman zaman. Ama biz hep kol kola yürüyoruz. Bir sokak lambası var evlerinin önünde, bozuk. Sadece biz geçerken yanıyor. Nereye gidip otursak hep bizim şarkılarımız çalıyor. Sigaramız bitse, alacak paramız olmasa yolda buluyoruz. Dünya bizim sanki, her şeye iyelik ekleri ekliyor, lehimize manalar yüklüyoruz. Ve sonra sevişiyoruz. Merakla, acemice, aşkla… Her seferinde terden sırılsıklam olana kadar. Saçlarımızı okşaya okşaya, nefesimiz kesilene, konuşacak halimiz kalmayıncaya kadar sevişiyoruz. Her şeyimle seninim diyorum ona. Gözlerimin içine bakarak her şeyimle seninim diyor bana… Yeminler ediyoruz, dünyanın en saf en kutsal sözlerini veriyoruz birbirimize. Hepsi o kadar samimi ve masum ki. Artık ben ölümsüz ve yenilmezim.

Herkes parmakla gösteriyor bizi. Nereye gitsek hakkımızda konuşulduğunu duyuyoruz. Onu benden, beni ondan soruyorlar. Artık biz bir taneyiz.Bir efsane oluyoruz. Çok güzeliz, bambaşkayız, aykırıyız ve samimiyiz. Nereden baksan bir taneyiz işte. Kavgalara ediyoruz, kocaman savaşlara giriyoruz. Dağlar koyuyorlar aramıza, enginlere sığamayıp taşıyoruz. Sel gibi akıp okyanuslar gibi karışıyoruz birbirimize her seferinde…

Sonra bir gün beni üzüyor yatağımda ki kadın… Kör kuyularda merdivensiz kalıyorum. Bütün yollar çıkmaza, sorular kabuslara, cevaplar hayretlere ümitler unufak cam kırıklarına dönüşüyor bir anda. Ve ben yatağımda ki kadına gitmesini söylüyorum. İçim parça parça oluyor. Kuruyan gözlerimden tuz akıyor sadece artık kanata kanata. O dönemler kaybetmeye başlıyorum saflığımı, çocukluğumu işte.

Uzun bir süre kapkaranlık bir boşluktan düşerken çakılmanın şiddetini yavaşlatacak çürük dallara tutunmaya çalışıyorum. Köksüz ağaçlara yaslanıp deviriyorum hepsini. Olmuyor, yapamıyorum bir türlü. Nihayet bir gün tekrar dönüyorum O’na. Pişman, üzgün ve mahcup. Kocaman gözleriyle bakıyor bana. Ömrüm! diyor. Ömrüm diyorum…

Çok zor kapanıyor bazı yaralar. Hele en yumuşak yerinizde en taze çağınız da en keskin hançerlerle açıldılarsa. Her gün daha çok seviyorum O’nu. Fakat giderek bambaşka bir adam oluyorum. Hırçınlaşıyorum, despotlaşıyorum, bir su gibi onun şeklini alırken, metal bir kalıp olup ona şekil vermeye çalışmaya başlıyorum. Geçmişin üstüme karabasan gibi çöktüğü anlarda acımasız cezalar keser oluyorum bir anda. Bunlardan kurtulmam yıllarımızı alıyor. Ama her şeyi unuttuğumda bile üstüme sinen kabalık, dağarcığama karışan kötü sözler, bir savunma mekanizması olarak içgüdüsel bir şekilde geliştirdiğim alaycılık tamamen kaybolmuyor hiçbir zaman. O da değişiyor. Birbirimize sahip olduğumuzu unutup, birbirimize sahip olmaya çalışarak yıpranıyoruz. Ama fark edemiyoruz vakit geç olana kadar. Artık masum değilim. Dudaklarım kirli, bakışlarım keskin ve sözlerim zehirli. Ama kalbim hala tıklım tıklım onla dolu. Belki de en içimde olduğu için, kat kat sert kabuklarımı aşıp oraya nüfuz edemiyor hiçbir şey, hiçbir zaman.

Güzel evlerimiz oluyor. Koyun koyuna uyuyoruz artık. Geçim sıkıntısı çekiyoruz gerçi genellikle, ama türlü işler kuruyoruz. Bir şekilde yolumuzu buluyoruz. Yemek yapmayı öğreniyor gözlerimin önünde. Dünyanın en lezzetli yemekleri onlar. Bütün eşyalarımız farklı farklı. Zaten çok eşyamız yok, ama hepsinin bir anlamı var, hepsi çok özel. Yeni bir şey aldığımız da günlerce onunla ilgilenip çocuklar gibi herkese gösteriyoruz. Oyunlar oynuyoruz, filmler seyrediyoruz, şarkılar söylüyoruz, misafirlerimiz oluyor. Gezmelere, ziyaretlere gidiyoruz. Farklı şehirlere gidip ilk defa görüyoruz her şeyi. Her hareketimden etkileniyor. Hayran hayran bakıyor bana. Mükemmel hissediyorum. Hayran hayran bakıyorum ona. Kızıyoruz, küsüyoruz bazen birbirimize, ama küçük kuş yavruları gibi sokuluyoruz gece çökünce üstümüze. Zaten hiçbiri affedilmeyecek şeyler değil. Artık biliyoruz bunu. Bazen kollarımda uyumasına rağmen sığmıyor rüyalarıma. Gözlerimi açıp saatlerce seyrediyorum nefes alıp verişini. Kapaklarının arkasında oynadıklarını görüyorum kocaman gözlerinin. Rüya görüyor bebeğim, acaba orada mıyım bende diye düşünüyorum keyifle. Saçlarını okşayıp alnından hafifçe öperek usulca arkamda bırakıyorum yatağımdaki kadını. Kahve pişirip şarkılar, şiirler yazıyorum biricik sevgilime sabahlara kadar. Daha doğrusu ben sadece tutuyorum kalemi, ama O’nun elini tutar gibi… Kendiliğinden akıyor kelimeler, kafiyeler buluyor birbirini. İçeride, yatağımda duruyor işte hayatımın anlamı. Bunu bilip orada olmak o kadar mükemmel bir his ki…

Bazen de tekliyor işte gözünü sevdiğimin makinesi. İnsan icadı değil mi, zaman da olsa arıza yapıyor. Ne çocukluğuma geri dönebiliyorum, ne de yatağımda artık yatağımdaki kadın. Tek bildiğim geleceğimin bu olmadığı. Bozuk asansörde mahsur kalan apartman sakini gibiyim. Ama bir rüyada yaşıyoruz, ve bu uyku tutmayacak beni. Yine ansızın uyanıp onu göreceğim kollarımda. Saçlarını okşayıp, alnından öpeceğim. Ve bu defa yataktan kalkıp ucuz kağıtlar yerine dudaklarına yazacağım aşkımı. Kütlemiz kaybolana kadar sevişeceğiz gerekirse. Ama bir daha asla uyumayacağız…

Birde bunu dinleyin şimdi.